Barselona’da şehir keşfetmeye başlamak için önce oldukça hareketli olan La Rambla caddesine gittik. La Rambla caddesi ya da şehrin kalbi. Barselona’nın belki de İspanya’nın en ünlü caddesi. Altı farklı caddenin birleşmesi ile oluşur.

Neler yok ki; mağazalar, kafeler, restoranlar, sıra sıra hediyelik eşya dükkanları, müzisyenler, canlı ama cansız duran sokak sanatçıları. Süslü kostümleriyle sergiledikleri performansları gerçekten ilgi çekici. Donmuş gibi duran ve aniden canlanan yetenek gösterisi.

Müzisyenlerden, ressamlara değişik aktiviteler yapan, bir boydan bir boya yaklaşık 1.5 kilometrelik yolu yürüyen, bisiklet kiralayarak giden, dinlenen insanlar. Yaya yolu, araba girmiyor. Oldukça renkli, oldukça hareketli bir cadde.

Plaça de Catalunya’dan (Katalonya Meydanı) başlayıp, yolun sonunda Kristof Kolomb’un (Columbus Anıtı) Anıtına ulaşabilirsiniz.   

La Rambla Caddesinin sonunda ki Kristof Kolomb’un bronz heykeli. Kolomb’un bir küre üzerinde Amerika’yı işaret etmesi tasvir edilmiştir. Rafael Atche tarafından 1888 Barcelona Universal World Exposition için yapılmıştır. Heykel 60 m uzunluğunda ve Amerika’yı keşfettiğini sanan Kristof Kolomb’un daha sonra burada karaya ayak basmasına ithaf edilmiştir. Manzarayı izleyebilmek için asansörle çıkabilirsiniz. Ama kalabalık bir sıra var. Beklemeyi göze alırsanız.

Mercat de La Boqueria ya da kısaca La Boqueria. La Rambla Caddesindeki kapalı pazar yeri. Yerel halkın olduğu kadar turistlerin ilgisini çeken ama çok çok kalabalık olan bir yer.  İsterseniz girip sebze meyve alabilirsiniz. Ya da istediğiniz şeyleri. Şekerlemelerden, taze sıkılmış meyve sularına, çiçekçilere kadar ne ararsanız var. Ama Pazar günleri kapalı olduğunu unutmayın.

Caddeye yakın Museu Maritim de Barcelona (Barselona Deniz Müzesi) ‘yı gezebilirsiniz. Istanbul’daki Naval Müzesini (İstanbul Deniz Müzesi) gördüyseniz buraya gezmenize gerek yok. Biz de içine girdik ama gezmedik.

Yine buraya yakın Aduana, Sector Naval de Catoluna ve Wax Museum binalarını görebilirsiniz.

La Rambla caddesinde dolaşırken karnınızı doyurabileceğiniz çok fazla seçenek var. Bize tanıdık gelen bir yer gördük ve hemen oraya yöneldik. Memleketim insanıyla konuşmak sohbet etmek ve bildik lezzetleri yemek çok keyifliydi. Hele üstüne demleme çay çok iyi geldi.

İspanya’ya denince akla boğa güreşi gelir. Buraya kadar gelip de arena görmeden olmaz. Carre de La Marina’daki arenaya gittik. Hem arenayı hem de aynı alandaki Museu Torino‘yu gezeceğiz.

Arenayı gezerken televizyonda izlediğimiz boğa güreşlerinde seyircilerin “oley oley” tezahüratlarını ve matadoru coşkulu alkışlarını hatırladık. Boğa güreşleri kimine göre vahşi doğayla savaşmanın göstergesi ve matadorun gösterdiği cesaret, kimine göre sanat,  kimine göre de vahşet.

Boğa güreşine giden birisi matadoru değil boğayı izlemeye gelirmiş. İspanyollara sorduğunuz zaman matadorları izlemeye gidiyoruz demezler. Matadorun süslü ve ışıltılı kıyafetlerinin içerisinde boğayla yaptığı danstaki kıvrak hareketleri herkesi coşturuyordu. Kimse boğayı düşünmüyordu. Onun çektiği acı kimsenin umurunda değildi. Üstelik bunu bir spor olarak değerlendirenler hatta milli kültür diyenler çoğunluktaydı.

İspanyol kültürünün ayrılmaz parçası olan boğa güreşlerine hayvan sever kişilerin itirazları ile İspanya’da 1 Ocak 2012’de yasaklanan boğa güreşleri İspanyol kültürünün önemli bir ögesi olduğu söylenerek Mallorca’da geri dönmüş durumda. Anlamakta zorlandığımız ise bir hayvana yapılan işkencenin kültürün milli geleneği olarak kabul edilmesiydi. Arenayı sadece meraktan görmek istedik. Çünkü biz her zaman boğayı tutan tarafız.

Arenadan sonra aynı alan içerisinde bulunan Museu Torino‘ya gittik. Aynı bilet ile gezebiliyorsunuz.

Müzede boğa güreşlerinin tarihsel gelişimleri fotoğraflarla anlatılıyor.

Süslü ve ışıltılı matador kıyafetlerini görebilirsiniz.

Müzede arenadaki kavgada canlarını kaybeden ünlü boğalara da yer verilmiş.

Çıkarken müzenin hediyelik eşya dükkanında ünlü matadorlara ait heykelcikler var. Ama hiçbirisi bizim ilgimizi çekmedi. Dedik ya biz boğanın tarafındayız.

Museu Nacional d’Art de Catatalunya (Katalanya Milli Sanat Müzesi) ya da kısaca MNAC. Önce görkemli iki kuleden geçeceksiniz. Tam karşınızda Katalanya Milli Sanat Müzesi var.

Tepeye kadar çıktığınızda garip beyaz bir yapı göreceksiniz.  Mimar Santiago Calatrava’nın eseri olan Telekomünikasyon Kulesi. Müzenin karşısında eğer daha önce gitmediyseniz arenaya gidebilirsiniz. Asansör ile tepeye çıkıp manzarayı seyredebilirsiniz.

Asansörle çıktığınız zaman muhteşem manzaranın yanı sıra sanki bir mermi görünümündeki Torre Agbar binasını görebilirsiniz.

Torre Agbar Mimar Jean Nouvel tarafından tasarlanan ve Barselona’nın en yüksek üçüncü binası. Şehrin her yerinden görülebilen bu ilginç yapılı bina 33 katlı. Mimar bu binanın tasarımında şehre yakın olan Montserrat dağı ve ilginç bir gayzerin havaya yükselmesinden esinlenmiştir. Yapının tamamı cam ile kaplanmıştır ve toplamda 4.500 pencere için binada delikler açılmıştır. İçerisinde ofisler, mekanik ve tesisat odaları bulunmakta. Binanın içinde gezilecek bir yer yok.

Museu Picasso, (Picasso Müzesi) Pablo Picasso’nun eserlerinin sergilendiği; Barselona’nın La Ribera bölgesinde yer alan müzedir. Müzede 4251 eser sergilenmektedir.

Özellikle resim merakı olanların mutlaka görmesi gereken bir yer. Müzeye giriş ücretli ancak Perşembe günleri saat 18.00-21.00 arası ücretsiz. Ama yine de bilet alarak giriyorsunuz. Pazartesi günü kapalı. Müzede resim çekebiliyorsunuz. Sesli rehber alırsanız fotoğraflar hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. 1-2 saatte dolaşılabiliyor.

Picasso Müzesini gezdikten sonra 5 dakika yürüme uzaklıktaki Santa Maria del Mar Bazilikası’nı görebilirsiniz. 14. yüzyılda Mimar Berenguer de Montagut tarafından tasarlanmıştır. Kilise, denizcilerin koruyucu azizesine adanmıştır. Kilisede düğün törenine rastladık.

Sahil bölgesi Port Vell’e indiğinizde El Cap de Bercelona (Barselonanın başı) Heykelini görürsünüz.

Amerikalı sanatçı Roy Lichtenstein tarafından 1992 Barselona Olimpiyatları için yapılmıştır. Eser Barselona’nın tamamını saran Antoni Gaudi’nin eşsiz mimari yapılarına uyum sağlayacak şekilde tasarlanmış. Uzaktan bakıldığında tıpkı bir yağlı boya tablosunu andırmaktadır.

Barselona’da dinlenmek için güzel parklar bulabilirsiniz. İşte bunlardan birindeyiz. Park A-Z.

Parkta hem dinlendik, hem eğlendik. Çünkü yerde gördüğünüz bu minder görünümlü şeylere bastığınızda sesler çıkıyor. Uygun ve ahenkle basarsanız müzik bile yapabilirsiniz.

Dinlenip gezebileceğiğiniz bir başka park ise Jardins de Mossen Cinto Verdaguer. Montjuic tepesinde iseniz dinlenebileceğiniz 4300 m2 ye yayılmış Katolanya şairlerine adanmış üç bahçeden birisidir. Mimar Joaquim Maria Casamor tarafından planlanan park 1970 yılında açıldı.

Parc de la Ciutadella, İşte şehrin gürültüsünden kaçacağınız, rahatlayacağınız, yürüyüşler  ve piknik yapabileceğiniz oksijen depolayacağınız bir başka park.

30 hektarlık bir alan kurulmuş olan parkta gerçekten vakit geçirmek isterseniz en az 2 saatinizi ayırmanız gerekir.

İçerisindeki gölde kayıklarla gezinti, kürek çekerek spor yapmak da bir başka aktivite. Ayrıca parkın içerisinde Museu de Ciences Naturals (Doğa Tarihi Müzesi), Parc Zoologic (Hayvanat Bahçesi) bulunmaktadır.  

Parkın içerisindeki kocaman mamut heykeli ise çok ilgi çekmektedir.  

Geldik futbol severlerin mutlaka görmesi gereken bir yer FC Barcelona stadyumu. Stadyumun resmi ismi Estadi del Futbol Club Barcelona (FC Barcelona Stadyumu) olsa da tüm dünyada Camp Nou olarak anılır. Giriş ücreti 26€.

Barselona Katedrali, Barselona’daki ana dini yapı olan katedralin asıl adı Catedral de la Santa Cruz’dur. İnancı nedeniyle Romalılar tarafından şehit edilen genç bir kıza-St Eulalia’ya adanmıştır.  Bir hikâyeye göre Eulalia, şehir meydanında çırılçıplak bırakılmış ve bahar ayında beklenmedik yağan kar vücudunu kapatmıştır. Bunun üstüne Romalılar Eulalia’yı içerisinde bıçakların olduğu bir varile koyup varili gezdirmiştir.

Barselona’da gezerken Barcelona Bus Touristic otobüslerden (ki sesli rehberde Türkçe’de yer alıyor) yararlanabileceğiniz gibi tuktuklara binebilir veya spor yaparak dinlenebilirsiniz.